Mızmız Schopenhauer!
Gece gece bir youtube videosuna denk geldim. Sinirim bozuldu. Schopenhauer’un felsefesini anlatmış biri. Video güzel, ama yorumların saçmalığına şaşırdım. Herkes hak veriyor, kendini alim ilan etmiş iki gün evde tek kalan.
Bu yüzden yazmasam çatlardım. Schopenhauer’un iddalarını hem hatırlamış hem de ne kadar saçmalamış olduğunu yazılı olarak (Nietzsche, Camus ve Popper yazmamış gibi) kayıt altına almış olayım.
Öncelikle tasarım diyip duruyor herşeye. Varoluş bir tasarım falan değildir. Rastgele bir evrende, rastgele geldiğimiz bir noktadayız. Schopenhauer gibi tipler ise sanki ortada felsefi bir haksızlık varmış gibi varoluşun kendisine sövüp duruyorlar, özellikle pesimist felsefe yapanlar. Aptalca ağlamak yerine önce bu sıfır noktasını kabullenmek gerekir: Bu durum böyledir, çünkü böyledir. Sıfır noktasını kabul ettikten sonra “Şimdi ne yapacağız?” sorusuna odaklanılır. Bu bir perspektif meselesi de değildir; gerçeklik dediğimiz şey soğuk soğuk yüzümüze vurur.
Schopenhauer’e göre zeka, insanın bu “anlamsız ve acı dolu” varoluşu fark edip ondan geri çekilmesini sağlayan üstün bir lükstür. Zekası yüksek olan insan yalnız kalmalıymış, çünkü toplum yüzeyselmiş. Bu tamamen saçmalıktır. Zekanın temel amacı organizmayı hayatta tutmaktır. Aslan için pençe ne işe yarıyorsa, insan için zeka da aynı işe yarar. Temel ve basit bir mekanizmadır bu. Zekayı hayatta kalma işlevinden koparıp romantize etmek bir akıl tutulmasıdır.
Schopenhauer ve takipçileri, sosyalleşmeyi ve toplum içinde rol yapmayı bir “zayıflık” veya “samimiyetsizlik” olarak görürler. Onlara göre insan yalnızlaştıkça özgürleşir. Oysa burada “sistem” dedikleri şeyle “varoluşun kendisini” birbirine karıştırıyorlar. Devlet sistemi, toplumsal normlar, insan yönetimi veya kapitalizm eleştirilebilir ya da değiştirilebilir. Bunların muhatabı insandır. Ancak doğanın kendi kuralları, biyolojik zorunluluklar ve varoluşun yalın şartları değiştirilemez. Yer çekimini eleştirsen ne olur, eleştirmesen ne olur? Muhatabın kim? Soğukta dışarı çıkarken rüzgarlık veya kazak giymek bir uyum sağlama yeteneğidir. Aslanın yanında elimizi kolumuzu sallayarak gezmiyorsak, kaba insanların yanında sınır çizip mesafe koyuyorsak bu bir “rol yapma” ya da “ikiyüzlülük” değil; hayatta kalma ve adapte olma yeteneğidir. Doğa olaylarına kızmanın mantığı nerede?
İnsanın sosyalleşmesi de evrimsel bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Schopenhauer bunu bir “sürü psikolojisi” ve “yüzeysellik” olarak adlandırıp yalnızlığı bilgelik gibi satmaya çalışır. Oysa biz sosyal varlıklarız ve evrimsel olarak bizden daha iyi olana bakıp onu taklit etmek üzerine kuruluyuz. Ancak sırf elinde imkanı ve kitabı var diye kendini “üstün” olarak sunan bu tipler, henüz yeterli bilgiye sahip olmayan insanları kendi fikirlerinin mantıklı olduğuna ikna ediyor. Böylece bizim hayatta kalmamızı sağlayan o taklit mekanizması kandırılmış ve hacklenmiş oluyor. Bu durum adeta zihinsel bir kanserdir; kendi hayatındaki uyumsuzluğu ve başarısızlığı başkalarına bulaştırmaktan başka bir şey değildir.
Bu yalnızlık ve uyumsuzluk tahlillerini yaparken kendisini “derin bir deha” olarak konumlandırır. Oysa aynı iddiaları bir köyde doğmuş, tarlada çalışmak ve hayatta kalmak zorunda olan gariban bir çocuk ortaya atsaydı, kimsenin umurunda olmaz, yok olup giderdi. Ancak babasından kalan mirasa sırtını dayamış, karnı tok ve sırtı pek bir aristokrat olunca bu uyumsuzluğu ve mızmızlığı piyasaya “bilgelik” diye sürdüler.
Kimse doğanın veya sosyalleşmenin kurallarına “iyi” veya “doğru” demiyor ayrıca. Mesele bir değer yargısı değil, yalın bir durum tespiti: Olanı kabullenir, adapte olur ve hayata devam ederiz.
Gerçekliğin soğukluğu karşısında kazağını giyip yoluna devam etmek yerine, odasına kapanıp “Soğuk neden var?” diye makale yazan ve bunu bir üstünlük sanan Schopenhauer’in yaklaşımı, varoluşun getirdiği yükleri taşıyamayan bir zihnin yetersizliğini ambalajlama çabasından ibarettir, başka da bişey değil.
Saçma sapan, tövbe tövbe…